Karanlıktan Gelen Işık

Taşın Belleğinden Bugünün Sesine Uzanan Direniş

Göbekli Tepe’de insan, henüz devlet yokken taşı omuzladı.
Henüz hiçbir efendi adını koymamışken toprağın üstünde, eller birbirini buldu; omuzlar yan yana geldi.
Bu yalnızca bir tapınak değildi —
ilk kolektif hafızaydı.
Karanlığın içinde açılan ilk ortak göz.
İnsan, anlamsızlığa birlikte biçim verdi.
Ve o biçim, taştan daha uzun süre ayakta kaldı.
Gılgamış Destanı’nda Gılgamış yürüdü — ölüme doğru, ölümden kaçarak, ölümle konuşarak.
Enkidu’nun bedeninin soğuduğunu hisseden eller, ilk kez kaybın içinden sonsuzluğu aradı.
Ama destanın sonu bir yenilgi değil; bir uyanıştı.
Ölümsüzlük sonsuz yaşamakta değil —
bırakılan izde, taşınan sözde, hatırlanan yüzdeydi.
Enkidu ise yalnızca bir karakter değildi;
halkın susturulmuş sesinin ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Ehlileştirildikçe yok edilen insanın ilk suretiydi.
İlyada’da savaşın bronz gürültüsü içinden bir ses yükseldi:
Tersites.
Kral değildi. Kahraman değildi.
Ama sordu — ve o soru binlerce yıldır hâlâ dolaşıyor:

“Neden güçlü olan daha fazlasını alıyor?”

İktidar onu susturdu.
Ama soru kaldı.
Çünkü soru, tarihin en uzun ömürlü isyanıdır.
Thales suyu anlattığında, aslında insanlığa başka bir şey öğretiyordu:
Sormak cesarettir.
Tanrıların cevap verdiği yerde durmamak, kendi aklının karanlığına mum tutmaktır.
Hakikat, korkunun yokluğunda değil;
korkuya rağmen konuşulduğunda doğar.
1240’ta Anadolu’nun bağrından bir çığlık yükseldi.
Baba İlyas ve Baba İshak ile yoksullar ayağa kalktı.
Bu yalnızca bir ayaklanma değildi;
“kul olmayacağız” diyen büyük bir kırılmaydı.
Tarih onları yendi.
Ama toprak unutmadı.
Toprak hiçbir şeyi unutmaz.
Sonra Şeyh Bedreddin geldi.
Onun düşünde sınır yoktu:
ne mülkiyet, ne efendi, ne ayrım.
Toprağın, suyun ve ekmeğin paylaşılması —
yalnızca siyasal değil, varoluşsal bir çağrıydı.
Saray onu astı.
Ama düşünce asılmaz.
Düşünce, darağacından daha uzun yaşar.
Pir Sultan Abdal sazıyla konuştu.
Ve bazen saz, kılıçtan daha keskin çıktı.
Boyun eğmedi.
Susmadı.
Darağacına yürürken bile şiir taşıdı.

“Kervan yürür sarp yollardan.”

Ve gerçekten —
yürüdü.
Yüzyıllardır.
1968’de dünya yeniden tutuştu.
Paris’in kaldırımları söküldü.
Vietnam’da bir halk imparatorluğa direndi.
Türkiye’de gençler tarihin içine yürüdü.
Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşları, eski halk isyanlarının modern yankısıydı.
Tersites’in öfkesi onların sesindeydi.
Bedreddin’in eşitliği onların düşünde.
Pir Sultan’ın nefesi sloganlarında dolaşıyordu.
Ve sonra —
Anadolu’nun en derin sessizliğinden
İbrahim Kaypakkaya çıktı.
Kısa bir ömre uzun bir hakikat sığdırdı.
Sorulmayan soruları sordu.
Adlandırılmayan acıları adlandırdı.
İşkencede sustu.
Ama bazen suskunluk da bir konuşmadır.
Çünkü kırılmamak, başlı başına bir dildir.
Kaypakkaya’da Tersites’in öfkesi vardı,
Bedreddin’in eşitliği,
Pir Sultan’ın korkusuzluğu,
68’in ateşi —
ve en derinde,
Göbekli Tepe’de taşı kaldıran ilk insanın
adsız iradesi.
Bugün hâlâ aynı soru dolaşıyor dünyanın içinde:

“Neden ürettiğimiz hayatın sahibi değiliz?”

Bu soru bir şikâyet değil.
Bir çatlaktır.
Ve her çatlaktan ışık sızar.
Tarih, sarayların yazdığı bir metin değildir.
Tarih; karanlığa karşı omuz omuza yürüyenlerin,
toprağa gömülen ama toprağın geri verdiği
o büyük insan sesidir.
Bazı insanlar ölmez.
Başka bedenlerde uyanır.
Toprağı uyandırır.
Ve toprak,
her baharda,
cevap verir.

Hazırlayan: Burhan Arslan

Nach oben scrollen
Datenschutz-Übersicht

Diese Website verwendet Cookies, damit wir dir die bestmögliche Benutzererfahrung bieten können. Cookie-Informationen werden in deinem Browser gespeichert und führen Funktionen aus, wie das Wiedererkennen von dir, wenn du auf unsere Website zurückkehrst, und hilft unserem Team zu verstehen, welche Abschnitte der Website für dich am interessantesten und nützlichsten sind.